Laik Düzen

Laik Düzen

Adına dinî nikah veya imam nikahı denilen nikahı yaptırmanın birden fazla sebebi ve saiki vardır:
a) İki tarafın da niyeti evlenmektir, bunu hemen gerçekleştirmeye engeller vardır, bu arada iki arkadaş gibi görüşme isteği mevcuttur, bu arkadaşlar birbirini sevdiği ve evlenmek istedikleri için birbirlerine kardeş gibi bakmaları mümkün değildir, böyle olunca da günah işleme (şehvetle bakma, elle dokunma, başbaşa kalma, birlikte seyahat etme, muhtemelen ileri derecede olmasa da sevişme…) ihtimali vardır, bu tehlikeyi (günah işleme ihtimalini) ortadan kaldırmak için dinî nikah yapılmaktadır.
b) Taraflar henüz evlenmeye karar vermemişlerdir, biraz birbirini tanımak istemektedirler, bu esnada günah işlememek için dinî nikah yaptırmaktadırlar.
c) Tarafların evlenip aile kurmak ve devamlı olarak aile birliği içinde yaşamak gibi bir niyetleri yoktur, bir müddet karı-koca olarak yaşamak -mesela öğrencilik, gurbet hayatı vb. den- sonra ayrılmak istemektedirler. Bu arada cinsî ilişkileri meşrû sınırlar içinde olsun diye dinî nikah yaptırmaktadırlar.
d) Ülkemizde birden fazla eş ile evlenmek yasaktır. Buna rağmen ikinci bir hanımla evlenmek isteyenler, çoğu defa birinci hanımı da duymadan ikinci hanımı ile dinî nikah yaparak evlenip bu hayatı yaşamaktadırlar.
e) Bazıları karılarını üç defa boşadıktan sonra tekrar evlenmek istemekte, buna şeriat -kadın başka bir erkekle evlenip boşanmadıkça- izin vermediği için kadın, başka bir erkekle dinî nikah yaptırıp evlenmekte, sonra boşanıp birinci kocası ile yeniden evlenmektedir.
f) Bazı kimseler resmi nikahı, rejim sebebiyle geçersiz saymakta, bunun için zifaftan önce bir de dinî nikah yaptırmaktadırlar.
Muhtemelen bundan başka sebep ve saikler de vardır.
Bunların sırayla şer’i hükümlerini ve iyi-kötü taraflarını açıklayalım:
a) Tarafların niyetleri iyi, ana-babaları da durumu bilmekte ve razı olmaktadırlar; bu şıkta hiçbir sakınca görmüyorum. Yalnız bu nikah -ve diğerleri- sun’i, şakadan, yarı muteber… bir nikah olmadığı, bütün sonuçları doğuran bir evlenme akdi mahiyetinde bulunduğu için taraflardan biri haklarını talep edince karşıdakinin direnmesi, hayır demesi manevi sorumluluk doğurur.
b) Bu evlenme akdi meşrûdur, taraflar evlenmiş sayılır, haklar doğmuştur, ancak kafalarında “anlaşamaz, kaynaşamaz isek ayrılırız, fiilen evlenme safhasına geçmeyiz” niyeti bulunduğu için ve fiilen de böyle olabildiği için her iki tarafın boşama hakkının bulunmasında fayda vardır. Erkekte bu hak zaten mevcuttur, kız da akdi yaparken eşinden bu hakkı talep edip almalıdır; çünkü ileride kız ayrılmak isteyip erkek bunu istemediğinde problem doğmakta, istenmeyen olaylar vukubulmaktadır.
c) Müt’a nikahı, muvakkat nikah (cinsî ilişki için veya bir müddet evlilik hayatı yaşamak üzere) yapılan nikah (evlenme akdi) normal hallerde, sünnilere göre caiz ve geçerli değildir. Normal dışı hallerde, mesela devamlı evlilik yapmanın mümkün olmadığı veya zor olduğu durumda kişi, evlenmediği takdirde zina yapmaktan korkuyorsa, cinsî baskı onu bu fiile zorluyorsa, harama düşmemek için geçici evlenme yapması bir iki sünni müctehide (dört mezhebde değil) ve genellikle şi’aya göre caizdir. Şi’a, bazı kayıtlarla normal hallerde de geçici evlenmeyi caiz görmektedir.
d) Birinci eşine haber versin vermesin bir erkeğin, ikinci bir eşle evlenme hakkı -ilke olarak- mevcuttur. Ancak bu hakkın kullanılması bazı şartlara bağlanmıştır; bu şartların bir kısmı hukukî, bir kısmı ise ahlâkîdir. Birinci eşe bilgi verilmezse ahlâkî bakımdan sakınca vardır, iki yüzlülük, ahde vefasızlık, bir sürü yalanlar, tertipler söz konusu olacaktır. Bilgi verilmesi halinde ilk hanımın, bütün haklarını alarak boşanma hakkı vardır. İkinci eşle evliliğin, iki tarafın ailesine ve çocuklara etkisi hesaba katılmalıdır; özellikle bu işin nadir olduğu zaman ve zeminlerde etkisi olumsuz olacağından, bunca olumsuzlukları hiçe saymanın -şehveti tatmin dışında- geçerli sebepleri, saikleri bulunmalıdır. İkinci eşle yapılan dinî nikah geçerli -ilişkilerde haramlığı ortadan kaldırıcı- olmakla beraber, şeriatın uygulandığı yerlerde, kötüye kullanılması, aileye ve topluma zarar vermesi gibi hallerde yönetici tarafından -danışma yapılarak- yasaklanabilir; bu takdirde ikinci eşle evlilik hukuken (kazaen) geçerli olmaz.
e) Üç talak ile boşamaların çoğu usulüne uygun yapılmadığı için geçersiz olmasına rağmen bazı ictihadlar bunları geçerli saydığı ve taklitçi fıkıhçılar da buna göre fetva verdikleri için taraflar sıkıntıya düşmekte, evlilik hayatına dönmek istediklerinde kendilerine, hülle adı verilen “başka bir erkekle evlenme şartı” dayatılmaktadır.
Hülle nikahı (üç kere boşanmış kadını, boşayan kocasına helal kılmak için bir başkası ile geçici olarak evlendirme, sonra boşandırma ve sonra ilk eşi ile evlendirme işlemi) bir rezilliktir ve İslâma iftiradır, İslâmda böyle bir işlem yoktur. Bir kere kocanın her aklına geldiğinde ve psikolojik durumu ne olursa olsun karısına “boşsun” demesi ile kadın boş olmaz; kadın, bir temizlik içinde (iki hayız arasında) ancak bir talak ile boşanır, kaç sayı zikredilirse zikredilsin bir talak ile boşanmış olur, boşama temizlik başlayınca cinsî birleşme yapılmadan vuku bulacaktır, aksi halde geçersiz olur. Koca boşarken serbest iradesi ile (zora gelmeden) bu tasarrufta bulunacaktır, akıl ve ruh dengesi yerinde olacaktır, öfkeye kapılmış bulunmayacaktır.
Bu şartlar dahilinde karısını üç kere boşamak bir anda olamaz, aylar içinde gerçekleşir, bu şartlara rağmen usulüne göre ve uzun sürede karısını üç kere boşamış bir erkek, onunla hemen yeniden evlenmek istemez. İstediği takdirde de -bunu karşı taraf da istiyorsa- birinci eş istedi diye ve ona dönmek için ikinci eş ile evlenme yapılamaz. İslâmda evlenme devamlı yaşamak için yapılır ve bunun da hukukî, sosyal, psikolojik, ahlâkî şartları, gerekleri vardır.
İşte bütün bu şart ve gereklere uygun olarak ikinci evliliğini yapmış bulunan bir hanım, ikinci eşinin kendisini boşaması veya vefat etmesi halinde, iki taraf da istiyorsa birinci eşi ile tekrar evlenebilir. Bu imkan, bütün boşanan kadınlar için de mevcuttur; yani ilk kocası üç kere değil de bir veya iki kere boşamış, kadın da onunla yeniden evlenmeyip bir başka koca ile evlenmiş, bu ikinci koca da onu boşamış veya ölmüş olursa bu hanım, istediği takdirde birinci kocası ile yeniden evlenebilir. İşin gerçeği budur, gerisi hızlandırılmış filimdir, oyundur, rezilliktir, günahtır.
f) Rejim ne olursa olsun, müslümanlar hangi çeşit yönetim altında bulunurlarsa bulunsunlar yaptıkları ve kendilerine uygulanan hukukî işlemlere şeriat (İslâm hukuku) açısından bakarlar. Bu bakımdan meşrû ve geçerli ise bunu geçerli sayar ve uygularlar, eğer şer’î bakımdan eksiklikler ve sakatlıklar varsa bunu, kendi sistemlerine göre yeni baştan yapar veya düzeltir, ondan sonra uygularlar. Mesela ülkemizde, sistemin noterlik kurumu vardır, müslümanlar da bu kuruma gider, çeşitli anlaşmalar, vekaletler, akitler yapar, bunları tescil ettirirler; kurum sistemin ve rejimin kurumu diye -kendi inançlarına göre de doğru ve meşrû olan- hukukî işlemler geçersiz olmaz, sakatlanmaz. Tıpkı bunun gibi muhtarlıkta, belediyede, konsoloslukta -ki bunlar da rejimin kurumlarıdır- yapılan nikah, şer’i bakımdan bir eksiklik taşımıyorsa geçerlidir. Esasen nikah akdini yapan, sayılan kurumlar değildir, akdin iki tarafıdır, erkek ile kadındır. Kurum yalnızca tescil ve ilan işini gerçekleştirmektedir. İmdi müslüman kadın ile erkek, şahitler huzurunda, dinin geçerli saydığı bir nikah akdi yaptıklarında; yani dinî bakımdan gerekli bulunan şartlara uygun bir akit yaptıklarında bu akit niçin geçerli olmasın, niçin başka bir akde (imam nikahına) ihtiyaç bulunsun? Nikah birdir, tektir; bu da İslâmın gerekli gördüğü şartlara uygun olarak yapılan nikahtır, nikahın yerine veya merasimi yönetene göre “belediye, imam vb.” diye isim vermek sonucu değiştirmez; imam huzurunda olsun, belediyede olsun nikah, şartlara uygun yapıldığında geçerli olur, yapılmadığında geçersiz olur vesselam.
Hanefiler, ergenlik çağına gelmiş ve aklı başında bir kızın, nikah akdinde bizzat kendini temsil edebileceğini, velisine gerek bulunmadığını ileri sürmüşlerdir. Ancak yine Hanefilere göre, dengi ile evlilik yapmamış bir kızın velilerine, mahkemeye başvurarak akdin feshini talep hakkı verilmiştir. Zamanımızda, daha doğrusu ülkemizde velilerin böyle bir hakları yoktur, şer’i bakımdan bu haklarını kullanmak için başvuracakları dinî bir merci (kaza yetkisini haiz bir makam) de mevcut değildir. Şu halde veliler bu durumda nikahın feshini sağlama imkanından mahrum bulunmaktadırlar.

İmam Nikâhı – 2
Geçtiğimiz günlerde vuku bulan bir ev basma olayı sayesinde vatandaşlarımız fıkıh (İslam Hukuku) ile ilgili hayli bilgi aldılar, ancak bilgiler bir heyecan ve tartışma ortamında alındığı ve açıklamalar çelişik ve çatışık olduğu için kafaları da iyiden iyiye karıştı. Aslında müslümanların bu gibi konuları öğrenmek veya tartışmak, var ise problemleri çözüme kavuşturmak için başkalarının/ötekilerin tertip ve tahriklerini beklememeleri gerekir. Soğukkanlı ve sağlıklı bir zeminde ehli tarafından konular açıklanmalı, tartışılmalı ve problemler çözümlenmelidir. Halihazırda olan, karşı tarafın (şeriata, onların deyişiyle köktendinciliğe, siyasî İslama… karşı olanların) tertibi ile bir araya gelen bazı müslümanların (konu ile ilgili şahıslar ile hocaların), yine onların yönlendirmeleri ile çekişmeleri, bağrışıp çağrışmaları, birilerinin kına yakmalarına sebep olmalarıdır. Bu olup bitenlerden dahi dinin ve ümmetin hayrına sonuçlar çıkmasını diledikten sonra bazı noktalara farklı yönlerden yaklaşmak ve bakmakta fayda görüyoruz:
1. Medyanın konuya gösterdiği ilginin birinci sebebi seyirci toplayıp para kazanmak, ikinci sebebi ise bazı müslümanların hatalarından istifade ederek İslam’ı karalamak, şeriatı gözden düşürmek, kendi inanç ve yaşantılarına meşruiyet kazandırmaktır. Maksatları bu olmasaydı konuya bu kadar değil, gerektiği kadar yer verirler, sorularını tarafsız ve bütüncü (kendi kusurlarını da içeren) bir bakış açısından yöneltirler, İslam’ın ve değerlerin yıpranması için değil, yanlışların ortadan kalkması için gayret ederlerdi. Öteki cepheden olup da medyada çalışan ve bu konuya karışanların ifadelerine bakılırsa kendileri de müslümandır ve maksatları zulmü, ahlaksızlığı, istismarı, kötülüğü teşhir etmek ve ortadan kalkmasını sağlamaktır. Eğer bu beyan doğru ise Türkiye’de kadının cinsî bir araç gibi kullanılması, genç kızların çeşitli zaaf ve ihtiyaçlarından faydalanılarak -bazen patronları ve amirleri tarafından- iğfal edilmeleri, namus ve iffetlerini kaybetmeleri, para karşılığında namuslarının peşkeş çekilmesi, fuhşa sürüklenmeleri… yeni bir olay mıdır, bu hafta mı ortaya çıkmıştır? Genelevleri, randevu evlerini, patronları tarafından iğfal edilen, baskı veya kandırma yoluyla ırzlarına geçilen kızları, kadınları duymadılar mı, görmediler mi? Görmedilerse görmek için neden zenaatlerini kullanmadılar? Yoksa onların hedefleri zina ve fuhuş değil de dinî nikâh mı? İmam nikâhı ile evlenip evlilik hayatı yaşayan müslümanlar mı? Eğer bunlar da müslüman iseler medyada, evli olmadıkları halde evli gibi yaşayan farklı cinsten veya aynı cinsten çiftleri, ayıp günah demeden, kınamadan, hatta imrenerek ve imrendirerek nasıl verebiliyor, ilişkilerini nasıl tabii ve meşru bir ilişki imiş gibi sunabiliyorlar?
2. Nasreddin Hoca merhumun evine hırsız girmiş, hoca durumu öğrenip ah vah etmeye başlayınca komşuları etrafına toplanmış ve her biri bir cihetten hocayı tenkit etmeye, tedbirsizliğini ortaya koymaya girişmişler, sonunda canı sıkılan hoca, “İnsaf edin yahu, hırsızın hiç mi suçu yok!” deyivermiş.
Kıssadan hisseye gelince: Mevcut hukuk sistemi, halkının yüzde doksan dokuzu müslüman olan bir ülkede zinayı serbest bırakıyor da evlenmeyi yasaklıyor; evet yanlış yazmadım, aynen böyle yapıyor. Siz böyle yaptığını neden mi farketmediniz? Söyleyelim: Kelimeleri ve kavramları değiştirdiği, değerleri altüst ettiği için. Bir müslüman, dininin hukukuna göre evleniyor (mesela ikinci bir hanımla nikâh yapıyor, bu evlilikten çocukları oluyor). İslam’a göre bu evlilik -şartlarını taşıyor ise- sahihtir, çocuk da babanın meşru çocuğudur, nesebi sahihtir. Halbuki bu ülkenin hukukuna göre örneğimizdeki müslümanın yaptığı zinadır, çocuğu da veled-i zinadır (nesebi belli ve sahih değildir). Öte yandan reşid olmuş bekâr bir erkek ile bekâr veya dul bir kadın birbirlerini sevdikleri için nikâhsız olarak cinsî temas yapsalar İslam’a göre bu zinadır ve cezası vardır, halbuki bu ülke kanunlarına göre mezkûr fiil zina ve fuhuş değildir. Dinleri, inançları ve gelenekleri ile bu derecede tutarsız, uyumsuz ve çelişen bir hukuk sistemi içinde müslümanların yanlış yapmaları bazen kaçınılmaz hale gelebilir. Bu yanlışlıkların ve hukuk ihlallerinin olmaması isteniyorsa kanunlar yapılırken halkın inancı ve geleneği kaale alınmalı, hesaba katılmalıdır.
Bu yazıda karşı tarafa vuruldu, onların eksikleri, kusurları ve kötü maksatları üzerinde duruldu. Peki müslümanların hiç mi kusuru, eksiği, sui istimali yok? Olmaz mı, kul kusursuz olur mu? Bunları aşağıda ele alacağız.

İmam Nikâhı – 3
Müslümanın bir nikâhı vardır; o nikâh, dünya hayatını da düzenleyen dininin, meşru ve makbul gördüğü, ilgili kaynaklarda tanımladığı, unsur ve şartlarını açıkladığı nikâhtır. Bu şartlar ve unsurlar arasında imam yoktur, nikâhı imamın kıyması yalnızca bir gelenektir, bu geleneğin oluşma sebebi de nikâh gibi önemli bir konuda bir hatanın, bir kusurun bulunmasını, günaha girilmesini, bir bilenin kontrolü ile engellemek olmalıdır. Şu halde imam nikâhından değil, İslam’a göre muteber olan ve olmayan nikâhtan (evlenme akdinden) söz etmek gerekir.
Evlenme akdi dinî, hukukî ve ahlakî birçok hükümler getiren, sonuçlar doğuran bir akittir. Bu sonuçları doğurmayacak bir evlenme akdi -muhtemelen zina şaibesini ve günahını ortadan kaldırsa bile- eksiktir, veballidir, uluorta uygulanmaması gerekir.
Müslümanların toplumdan gizleyerek, hukukî sonuçlarının uygulanmayacağını bilerek nikâh yapmalarının sistemden ve toplumdan kaynaklanan sebepleri de vardır. Üniversitede okuyan bir genç, etrafında meşru veya gayri meşru ilişkiler içinde bulunan çiftleri görmekte, basın, medya ve sanat tarafından da durmadan cinsî duyguları tahrik edilmektedir. Güçlü iradesiyle, oruç, zikir, güzel ve eğitici dostluklar ile kendini frenleyebilen gençler yanında bunu yapamayanlar da vardır. İşte bu ikinci sınıf gençlerin önünde iki yoldan biri açık hale geliyor. Ya evlenecek yahut da birçok arkadaşının yaptığı gibi zina yapacaktır. İnançlı ve iffetli bir genç zina yapamayacağına göre yolun biri daha kapanmış, geriye evlenme yolu kalmıştır. Toplum evlenmeyi elinden geldiği kadar güçleştirmiştir; genel kabule göre hem erkeğin aile geçimini temin etmesi gerekiyor, hem de evlenmeyi gerçekleştirmek için neredeyse bir servet harcaması icab ediyor. Hz. Peygamber (s.a.) evlenmeyi kolaylaştırdığı, Kur’an-ı Kerim “…eğer onlar yoksul iseler Allah onları lütfu ile zenginleştirir” (Nur: 24/32) buyurduğu halde toplumun çalıyı tersine sürümesi evliliğin kâmil manada oluşma yolunu da tıkamış ve geriye ya zina yahut da -eksikleri bulunsa bile- bir yanıyla kitabına uyan nikâh kalmaktadır. Bunu kâmil hale getirmek yalnızca nasihatle, medyada tartışmakla olmaz; dinî, ahlâkî, sosyo-ekonomik tedbirler gerekir.
İslam’dan önce Arabistan’da birçok evlilik çeşidi ve bir çok kadınla bir arada evlenme imkânı vardı. İslam evlenme akdini bildiğimiz şekle (meşru tek evlenme çeşidine) indirdi. Birden fazla kadınla evlenmeyi de en fazla dört adet ile sınırladı, ayrıca bunu da ihtiyaç ve adalet şartlarına bağlayarak şartlara riayet edilmeme ihtimali, tehlikesi, korkusu var ise bir kadınla yetinilmesini istedi (Nisa: 4/3). Öte yandan kadınlara, evlenme akdini yaparken “kocasının üzerine ikinci bir kadınla evlenmemesi şartını koşma” imkânını verdi. Yüklü bir mehir koyan ve bu şartı da koşan kadının üzerine evlenmek her babayiğidin harcı olmayacaktır. Birinci kadının rıza gösterdiği, her iki kadının da mağdur edilmediği, ihtiyaçtan ve zaruretten kaynaklanan birden fazla kadınla evlenmeye de kimsenin bir diyeceği olmamalıdır.
Cihadsız dinî-ahlakî hayat olmaz; en büyük cihad nefse, nefsanî arzulara karşı, bu arzuları dengede tutmak ve meşru sınırlar içinde karşılamak için verilen cihaddır, çabadır, mücadeledir, direniştir. Bu cihadı kolaylaştırmanın, sağlıklı yürütmenin yolu Allah’a, Resulullah’a, Allah’ın sevdiklerine yönelik aşktır, sevgidir, düşüncedir, hizmettir. Âlimler ve eğitimciler çevrelerinde toplanan insanlara yenecek kuzu gözüyle bakmazlar, onları hizmete (Allah’ın razı olduğu inanç ve hayata yöneltmek üzere çaba göstermeye) layık Allah’ın kulları, manevî sermaye olarak görürler, görmelidirler.
Bütün müslümanlar dinin mübah kıldığı (mecbur tutmayıp serbest bıraktığı) alanlarda yapıp edeceklerinin kendilerine, ailelerine, dine ve ümmete ne getirip ne götüreceğini iyi hesap ederek davranmalıdırlar. Sırf şehveti (cinsî arzuyu) daha ziyade doyurmak için etrafı kırıp geçirerek, insanlara gözyaşı döktürerek, aileyi dağıtarak, kinler ve nefretler oluşturarak, yüzlerce yalan ve hileye başvurarak… yapılan gizli-açık evlilikleri İslam adına savunmak mümkün değildir. İzinler, cevazlar kullanılırken şartlar gözönüne alınmalıdır. Hz. Ali’nin, eşi Fatıma üzerine evlenmek istemesine Hz. Peygamber’in (s.a.) karşı çıktığını ve “kızımın günaha girmesine (fitneye) sebep olabilir” diyerek bunu önlediğini biliyoruz. İslam izin verdiği halde gayr-i müslim kadınlarla evlenmeye -müslüman kadınların aleyhine olabilir diye- Hz. Ömer’in karşı çıktığını biliyoruz.
Bugün kötü örneklerin ve uygulamanın İslam’a zarar verdiğini de biliyoruz. Biz biliyoruz da bazı mukaddeslerin arkasına sığınarak bedelini ödemeden nimetini yemeye kalkışanlar biliyorlar mı, bu konuda kuşkuluyuz!

Kaynak: http://www.hayrettinkaraman.net/

0 views

5 Aralık 2011
Okunma 0
bosluk

Adı Nevzat Tarhan…Gerici bir Prof. Dr., AKP’ci bir psikiyatr, cahil bir bilim düşmanı

Adı Nevzat Tarhan…Gerici bir Prof. Dr., AKP’ci bir psikiyatr, cahil bir bilim düşmanı

“SOLCULUK, EŞCİNSELLİK HASTALIKTIR”

Adı Nevzat Tarhan.

Gerici bir Prof. Dr., AKP’ci bir psikiyatr, cahil bir bilim düşmanı…

Nevzat Tarhan’ın medyada boy göstermesini sağlayan özellikleri bunlar.

TGRT, Samanyolu, haber7, Vakit… Derken AKP’nin tüm medyayı etki altına alması, tüm medyanın topluca gericileşmesi ile tüm kanallar… Artık hepsinde, sık sık karşımızda gördüğümüz Profesör Doktor’lardan biri de Nevzat Tarhan.

Son dönemin gözde AKP’li profesörü Nevzat Tarhan, çıkarıldığı Habertürk ekranında önceki gün polis saldırısında dövülerek bebeğini kaybeden kadın öğrencinin durumunu değerlendirirken, “Bir Prof. Dr. Psikiyatrist bunları nasıl der?” dedirtecek şu “psikiyatrik” açıklamaları yaptı:

- Poliste kaygı çok yüksek. Burada kaygı, korku haline dönüşmüş.

- Ben bunu şöyle açıklıyorum, Başbakan haftada bir suikast atlatan birisi şu anda.
- Ormanda giderken elinde silah olan birisi korku fazlaysa, bir yerler kıpırdıyorsa silahı boşaltır oraya.

- O dönemin verdiği protesto yaşı… Protest olmak zevk veriyor gençlere.

- Belki öğrencilerin arasında provokasyon amaçlı kimseler, kışkırtıcılar vardır.
- (Sunucunun yerde tekmelenen öğrenci görüntüsünü göstermesi üzerine) Bu tip müdahale polislere canlı bombalara karşı önlem olarak öğretiliyor.

“Dindarlar daha uzun yaşıyor”
Tarhan, daha önce Diyanet Dergisi’ne verdiği bir röportajda dindarların daha uzun ve sağlıklı yaşadıklarını iddia eden Tarhan, “Duada vücut ısısı yükselir, ürperti hissi ile uyarılma yaşanır, algı gücü keskinleşir, bilinç düzeyi ve farkındalık artar” demişti.

“Solculuk, eşcinsellik hastalık”
Nevzat Tarhan göre solculuk bir hastalık. Tarhan’ın bilimsellik süsü verdiği görüşlerle bezediği cümlelere göre, eşcinsellik de bir hastalık. Bu iki argüman da yanlış olmalarına rağmen çeşitli bahanelerle savunulabilir. Prof. Dr. Tarhan’ın bunları savunurken kullandığı argümanlardaki izlek ise, bir mantıki tutarlılık bile sergilememesi bakımından tam bir sendrom.

“Homofobik değilim” deyip…
Haber7 sitesinde yazdığı bir yazısında öncelikle “Homofobikler eşcinsellere karşı ayrımcılık yapan, aşağılayan fiziksel ve psikolojik şiddet uygulayan kişiler olarak bilinir” diyerek “Ben homofobik değilim” demeye getiren Tarhan, arkasından şunları kaleme alıyor:

- Homoseksüel Pedofili olarak bilinen çocuk yaştaki eşcinsteki kişilere cinsel ilgi duyma en sık rastlanılan homoseksüalite biçimidir.

- Eşcinsellik sapmış bir cinsel tercihtir, çocuklara Pedofili yani cinsel ilginin nasıl geni yoksa eşcinselliğin de geni yoktur.

- (ABD’nin Irak Ebu Gureyb’deki işkence görüntüleri için) Cezaevinde erkeklerin çıplak vaziyette üst üste yığılması eçcinsel ABD’li askerlerin marifeti olabilir.

- Gerçi tarihte kazıklı Voyvoda olarak bilinen sırp komutan aynı zamanda eşcinseldi. Makatında kazığa geçirdiği askerleri orgazmik bir zevkle seyredermiş. [Kazıklı Voyvoda bir Sırp komutanı değil, Eflak Prensi’ydi.]

Bir de NASA haberine el atmaya kalkıştı
Tarhan, dün haber7’deki yazısında yine ibretlik bir cehalet örneği sergiledi. Biyoloji ve fizik bilgisinin lise düzeyinde olduğu bile şüphe uyandıran ve bilimsel bir makale okumayı bilmediğini düşündüren “profesörün” spekülasyonlarına bilimsel yanıtlar vermek mümkün.

Yazısında NASA’nın son araştırmasına konu olan makaley ele alan Nevzat Tarhan şöyle diyor: “DNA’nın en basit canlı olan yosunda mükemmel bir dizilimle var olması evrime uymuyordu. Bu nedenle neo-Darwinistler, ‘Darwin yaşasaydı ve DNA’yı bu haliyle görseydi Evrim teorisini yeniden yazardı. Muhtemelen de bir dış zekayı kabul ederdi’ diyorlar.”

Darwin, henüz DNA ya da genlere dair bilgisi olmamasına karşın pek çok gözlem ve deneyin ardından evrim teorisini öne sürmüştür. Darwin’den günümüze kadar, gittikkçe artan bilgi birikimi ve teknoloji ile yapılan çalışmalar ise Darwin’i haklı çıkarmış, zamanının ötesindeki fikri onu bilim dünyasında bugünkü yerine koymuştur. Darwin bugün yaşasaydı, yaşanan bilimsel gelişmelerden ötürü büyük heyecan duyar, teorisinin canlılığı ve geçerliliği, tahminlerinin doğruluğundan ötürü şaşkınlığa uğrar, bitmek bilmeyen bilimsel karşıtlıktansa sıkılırdı. DNA dizilimi ise uzun yıllar boyunca tesadüfi mutasyonlar ve tesadüfi olmayan doğa seçilimle, aşamalı olarak oluşmuştur ve hiç de sanıldığı kadar mükemmel değildir. Her birimiz, genomlarımızda 100 ila 200 arasında yeni mutasyon taşıyarak doğmaktayız.

Nevzat Tarhan: “Bu durumda bir bilim emekçisi insan ‘Beni inorganik maddelerin tesadüfi varoluşu yarattı’ demekte artık zorlanıyor.”

Canlıların yapısında önemli miktarda inorganik madde, cansızların yapısındaysa önemli miktarda organik madde bulunur. Canlıların yapıtaşlarını oluşturan bileşikler, hem cansız süreçlerle üretilebilir hem de evrende tahminlerimizin çok ötesinde bir bollukta bulunurlar. Bu bileşenlerin bir araya gelmesi ise fiziksel ve kimyasal etkileşimler içinde oldukça mümkündür. Örneğin hücre zarını oluşturan fosfolipit molekülleri, bir ucu suda diğer ucu yağda çözünebilir kimyasal yapıdadır. Sulu bir ortamda, bu moleküller suyu sevmeyen uçları içeride, suyu seven kısımları ise dışarıda olacak şekilde dizilerek hücre zarımıza çok benzeyen lipozom adı verilen yapıları oluştururlar. DNA ve RNA zincir yapıları ise daha küçük yapıların birleşmesiyle oluşur. Bu yapıdaki azotlu organik bazların, doğada yaygın olarak bulunan grafit kristallerinin üzerinde DNA’daki gibi karşılıklı bir konum alarak hidrojen bağları kurdukları gözlemlenmiştir. Kısacası moleküller, tesadüfi değil içinde bulundukları ortamın fiziksel ve kimyasal özellikleri dahilinde davranırlar ve milyarlarca yıl süren evrimsel süreç ile bakteriden insana her türlü canlıyı meydana getirebilirler. Doğada bir dış zekaya, tasarımcıya ve yaratıcıya ihtiyaç yoktur.

Nevzat Tarhan: “Yosun DNA’sı %80’e yakın, Şempanze DNA’sı %98 insan DNA’sının aynısıdır. DNA’da hem kodlanmış bilgi hem de protein özellikleri bilgisi Şempanze-İnsan farkını açıklamaya yetmiyor.”

Çok küçük olsa da, tüm farkı yaratan genomdaki bu dizilim farklılıklarıdır. Genomda 3 milyar baz çifti olduğu göz önünde bulundurulursa, farkın %1 olduğu bile düşünülse bu 15 milyon insana-özgü baz olduğu anlamına gelir ve bunların işleyişi üzerindeki çalışmalar devam etmektedir. Beyin gelişiminden dik yürümeye, tüysüzlükten konuşmaya tüm bilişsel ve işlevsel farklılıklarımız, genlerimizin çeşitli faktörlere göre işleyişine bağlıdır. Örneğin temel farklarımızdan biri olan konuşma kabiliyetinin FOXP2 adı verilen bir genle ilişkisi belirlenmiştir. Bu ve benzeri genler üzerinde pek çok çalışma devam etmektedir.

Nevzat Tarhan: “DNA dizini oluşmadan mutasyon oluşamazdı ve şimdi DNA hangi gerekçe ile arseniği yapıtaşı yaptı?”

Eğer Prof. Nevzat Tarhan makaleyi açıp okusaydı, makalede tek bir mutasyon kelimesinin geçmediğini bilirdi. Arseniğin, kimyasal özellikleri benzediği için, fosforla yer değişmesi oldukça bilinen bir kimyasal reaksiyondur. Arsenat iyonunun fosfata benzemesi nedeniyle bu reaksiyonun mümkün olması ve arsenatlı moleküllerin yer aldığı metabolik olayların sonunda daha az kararlı ürünlerin çıkması, toksik özelliğinin ana nedenlerinden biridir. Bu bakteri üzerine yapılan çalışmada ise, arseniğin hücrenin metabolizmada önemli moleküllerinde fosfor ile yer değiştirdiğine dair güçlü veriler bulunmuştur. Bakteri DNA’sında bir mutasyon varsa burda arseniği yapıtaşı yapan bir mutasyon değil, arseniğin yapıtaşı olarak kullanılmasının metabolik sonuçlarını karşılayan/dengeleyen mutasyonlar söz konusu olabilir.

Nevzat Tarhan: “Materyalizme üçüncü büyük darbeyi arsenik vurdu diyebiliriz.”

Bilimsel çalışmalar bugüne kadar materyalist düşünceye darbe vurmamıştır. Tersine doğadaki her olay bilimsel olarak anlaşılabilir maddi süreçler üzerinden işlemekte ve organizmalar fiziken tespit edilebilir maddelerden oluşmaktadır. Çalışmalar detaylandıkça, uğraşılan materyaller genişledikçe dün ve bugün için bilinmez olan şeyler açıklanmakta yarına yeni sorular bırakmaktadır. Evrendeki ve gezegenimizdeki doğal süreçler ve bilimsel olgular, doğaüstü mucize ve hurafelerden daha heyecan verici ve tatmin edicidir, bilim dünyası bugüne kadar doğaüstü açıklamalara gerek duymamıştır, duymayacaktır.

Tarhan yazısını şu sözlerle bitirdi: “Özetle benim geldiğim nokta, tasarımsal varoluşa, dış iradeye yani tek yaratıcı “Allah” a akıl rehberliğinde inanmak insanı iki dünyada da huzurlu eder.”

(sol.org.tr)

7 views

5 Aralık 2011
Okunma 7
bosluk

Bim 2 Aralık 2011 Aktüel Ürünler (02.12.2011)

Bim 2 Aralık 2011 Aktüel Ürünler (02.12.2011)

bim aktüel 2 aralık 1 193x300 Bim 2 Aralık 2011 Aktüel Ürünler (02.12.2011)

Bluelight 550 E Kırıcı-Delici - 94.90 TL
LifeMax Oto Ses Sistemi - 79.90TL
Araç İçi 0to Priz 150 W - 26.90TL
Çift Kişilik Saten Nevresim Takımı - 62.50 TL
Bebek battaniyesi - 7.50 TL
Tek Kişilik Akrilik Battaniye - 16.50 TL
Bayan Hırka - 16.95 TL
Likralı Yüksek Bel Slip Korse 36-50 - 15.95 TL
Bay/ Bayan Bornoz - 26.90 TL
Bay Bot - 39.90 TL
El Havlusu 2`Ii - 6.95 TL
Banyo Havlusu - 7.50 TL
Oyuncak Çift Katlı Otobüs - 19.95 TL
Antifirizli 0to Cam Suyu 5 li - 4.50TL
Room Star 3 lü Oda Kokusu + Makine - 15.95 TL

712 views

26 Kasım 2011
Okunma 712
bosluk

A 101 1 Aralık 2011 Perşembe A101 Aktüel Ürünler (01.12.2011)

A 101 1 Aralık 2011 Perşembe A101 Aktüel Ürünler (01.12.2011)

A101 AKTUEL ÜRÜNLERİNİN BROŞÜRÜ YAYINLANIR YAYINLANMAZ  SİTEMİZDEN TAKİP EDEBİLİRSİNİZ

449 views

26 Kasım 2011
Okunma 449
bosluk

Lazer Epilasyon Nedir ?

Lazer Epilasyon Nedir ?

Lazer Epilasyon günümüz teknolojisinde epilasyon konusunda gelinen en son noktadır.  Lazer epilasyon ‘da amaç,  kıl üretimini gerçekleştiren kıl kök hücresini lazer ışığı ile tahrip edip bir daha kıl üretmesini tamamen engellemektir.

Tahrip edilerek yok olan kıl hücresinin de bir daha kıl üretmesi mümkün olmadığından epilasyon yöntemleri arasında lazer epilasyon en iyi epilasyon yöntemidir.

Tüm dünyada,  her gün milyonlarca kadın ve erkek istenmeyen tüylerinden kurtulmaya çalışmaktadır.  İstenmeyen tüyleri olan her kişi için her yeni gün bir başka “tüylü” gün ve bunlardan kurtulmak için çaba demektir.

Aynı zamanda genetik,  hormonal, ilaçlar ve diğer sebepler bağlı olarak ortaya çıkmış olan aşırı kıllanma sorunundan kurtulmak için de epilasyon uygulamaları yapılmaktadır.bu amaçla epilasyon uygulamaları mevcut kıllanma sebebinin tedavisi ile birlikte veya sonrasında uygulanmaktadır.

Tarih boyunca özellikle kadınlar vücutlarında istenmeyen kıllarla mücadele etmiş, kalıcı olarak bu kıllardan kurtulmak istemiştir.

Bu amaçla tarihsel olarak ağda, cımbız, iğneli epilasyon yöntemlerini uygulanıldı.

Tüm bu yöntemler uygulama zorluklarının olması ve kalıcı tedavi sağlayamadıkları nedeniyle yerini daha konforlu ve etkin tedavi yöntemi olan epilasyon uygulamalarına bıraktı.  90’ lı yıllarla bu yana tüm dünyada ışık enerjisi ile epilasyon uygulaması başarıyla ve güvenle uygulanıyor.

1 views

25 Kasım 2011
Okunma 1
bosluk
 Son Yazılar FriendFeed
reklam
seo kitabı
reklam
reklam

Son Yorumlar